" [K]ate[K]o "

UZAY BİLİM ve UFO SİTESİ

Uzaydan geldiler-Serdar Turgut

Uzaydan geldiler


1983 yılının bir mayıs gününde Manisa üzerinde eğitim uçuşları yapmakta olan dört jet uçağımızın pilotları, açıklanamayan çok parlak ve hızla hareket eden uçan cisimler (UFO) gördüler. Bunu Manisa'da yer kontrole rapor ettiklerinde cisimler büyük bir hızla ortadan kayboldular ve aynı cisimlerin bir dakika sonra Konya üzerinde görüldüğü rapor edildi. Aynı gün ayrıca hem Ankara'da hem de İstanbul'da parlak, açıklanamayan uçan cisimler (UFO) görüldü.
1983 yılının o bahar gününde Türkiye, uzaydan gelen cisimler tarafından ziyaret ediliyordu. Raporlar tutuldu ve veriler Amerika'da NASA'ya iletildi. NASA araştırmasını yaptı ve sonuçları her zaman olduğu gibi yine kamuoyuna açıklamadı. Çünkü bu tür olayları panik çıkarmamak ve kitle hareketlerine yol açmamak gibi gerekçelerle açıklamama kararı var. O gün Türkiye'de olanlar da kamuoyuna açıklanmadı.
O gün olanları bizzat yaşamış olan görgü tanığı pilotların filo komutanı, neler olduğunu bu akşam Öteki Gündem programımızda anlatacak (Habertürk, saat 22.00). Programda ayrıca uzaydan gelen ziyaretçiler hakkında son olarak toplanan kongrelerde neler konuşulduğu da anlatılacak ve daha önce hiç ortaya çıkmamış yeni görüntüler gösterilecek.
Açıkça söyleyeyim, bu programın yapılmasına önceleri kötümser bakıyordum. Çünkü bugüne kadar ele aldığımız her konuda bilimsel kalmayı başarmıştık. Böyle bir konuya ayrılan bir programın gayri ciddi görülmesinin, bugüne kadar ortaya koyduğumuz tavrımızı zedelemesinden korkuyordum. Ancak anlatılanları dinledikten sonra, katılacak konuklarımızın bilimsel bakıştan kendilerini kopuk tutmadıklarını görünce ve ortaya konulan deliller, fazla direnmemi engelledi ve bu defa da ben programın yapılmasını en fazla isteyen kişi olmaya başladım.
Bu arada Çin'deki Baotou Havaalanı'nın 6 Ekim günü bir UFO nedeniyle kapatıldığı açıklaması geldi. Üstelik bunun haziran ayından bu yana rapor edilen 8'inci UFO vakası olduğu da belirtiliyordu.
Geçmişte bizim yaşadıklarımızdan, gelen bu son bilgilerden ve ortaya konulacak yeni kanıtları öğrendikten sonra programda bu konuyu işlememek artık imkânsız olmuştu. Konuyu kendi başına incelemek isteyenler için şunu aktarayım: Çin'deki havaalanında 6 Ekim 2010 Çarşamba günü saat 8.48.2'de üç uçağın inişi, pistin hemen üzerinde duran parlak cisim tarafından engellendi ve parlak cisim bundan sonra hızla uzaklaştı.
Kendimi zaman zaman "Bütün bunlar mantıklı değil" diye ikna etmeye çalışsam da bir yanımla "Peki ama neden olmasın?" demeyi sürdürüyorum. Bütün bu raporlarda belirtilen parlak cisim tanımlamalarının, Spielberg'ün müthiş dizisi Taken'da görülen uzay araçlarının gökyüzünde saçtıkları parlak ışığa benzediğini de belirtmeliyim. Spielberg, ET filminden de biliyoruz ki uzaydan ziyaretçilerin geldiğine, hatta aramızdan bazılarını kısa süreli olarak alıp götürdüklerine inanıyor. (Taken dizisinin adı da buradan geliyor.)
Kısa süreli götürülmeleri bölümünü bilemiyorum ama ziyaretçilerin dost hislerle ve hatta bizi bazı tehlikelere karşı uyarmak için geldiklerine inanıyorum. Bu gece olayı bütün yönleriyle tartışacağız. Bilimkurguya kaçmadan ve sadece eldeki verilere dayalı olarak konuyu ortaya koyacağız. Eğer benim tezim doğruysa, her ziyaretin bizi uyarma amacı olduğu kabul edilirse o zaman Çin üzerinde görülen UFO'ların pek hayra alamet olamayacağı da kesindir.



Sokaktan bir hayır gelmez
KARL Marx eğer o günlerde, yazarlığa yönelik tavrı Eyüp Can gibi olan bir yayın yönetmeninin gazetesinde çalışıyor olsaydı, ne Komünist Manifesto'yu ne de Kapital'i yazabilecekti.
Sokağa çıkıp işçileri tanımaya başlasaydı, sorunları görseydi, ne tanıştığı insanlardan pek hoşlanacaktı ne de soyutlama yapabilecekti; çünkü detay sorunlar içinde boğulacaktı.
Somuta inmek yerine Marx ne yaptı, kütüphaneye çekildi ve klasikleri okumaya başladı. Büyük teorisini masa başında kurdu, işçileri ancak ondan sonra gerekirse görmeye başladı.
Lenin sokaklardaydı ama elinde Marx'ın kitapları olmasaydı o da bir işe yaramazdı. "Sokak yazarlığı" ilginç bir kavram ama her zaman güzel yazıların ortaya çıkmasına yol açacağını da sanmamak gerekiyor. Geçenlerde Almanya'da Adolf Hitler hakkında çok güzel bir sergi açıldı. Sergiyi gezenler, dönemin gençliğinin Hitler'e hayran olduğunu görüyorlar. Savaş başladıktan sonra da devam eden bu hayranlık, ancak Almanya'nın savaşta yenilgiler almasıyla sona ermiş. Yani ordu başarılı olsaydı Hitler popüler olmayı sürdürecekti. O günlerde sokak yazarlığının da pek tehlikeli bir şey olacağını söyleyebilirim; çünkü sokağın nabzı tutulduğunda yazarın sıkı bir faşist olması gerekecekti.
Masa başı yazarlık kavramı bir oksi-morondur. "Yazılarını masa başında yazıyorlar" şikâyeti ise bir yöntemden değil topyekûn yazarlardan şikâyettir. "Keşke olmasalar" demenin kibar biçimidir. Oluşan haberleri izleyip bunları güzel yazılar şeklinde aktarmak ne kötü bir öneridir, ne de yeni bir şeydir. "Yeni gazetecilik" kavramı 1970'lerde ortaya atıldığından bu yana konu tartışılır. İsteyen bu tekniğe "sokak yazarlığı" adını takabilir ama sokaktan daima hayır gelmeyeceğini de görmek şartıyla.


Evet Demirel dönsün
FATİH Altaylı, köşesinde "Madem Erbakan siyasete döndü, o zaman ondan çok daha olumlu koşullara sahip olan Demirel neden dönmesin ki" dedi. Bu düşünceye tamamen katılıyorum.
Yıllardır dönem dönem yazdım. Bence Süleyman Demirel, Türkiye'nin tek gerçek devlet adamıdır. Konular hakkında derin bilgisi, deneyimi ve büyük okuma, öğrenme gücü var. Bu açıdan Demirel'i ben Churchill'e çok benzetirim. Aynı onun gibi Demirel de çok zengin bir kültüre sahip, ikisi de çok zeki ve esprili.
Açıkçası ben, Demirel'i özledim. Türkiye'nin girmiş olduğu fırtınalı dönemde onun gibi deneyimli ve soğukkanlı olan insanlara siyasette ihtiyaç var.

O GÜN NE OLDU?
Sesini fazla çıkarmadan bir köşede oturmak ona hiç yakışmıyor.
Onu en son aktif siyaset içinde Haberal İstanbul'a getirilmek için uçağa alınmadan önce havaalanında gördük. O gün Demirel müthiş bir manevra yaparak, gözaltına alındığını duyar duymaz Haberal'ı görmek için uçağın yanına kadar arabasıyla gitmişti. Bu olağanüstü siyasi jestin anlamı üzerinde fazla durulmadı, o ziyaretin dilinin anlamı hâlâ yorumlanmadı.
Öyle bir işe girişmek de ancak bir devlet adamı tarafından düşünülebilecek bir şeydi.


Türban ve okul
CEMAATİN yurtdışında açtığı okullardan bir bölümünü gezip onlar hakkında övücü yazılar yazdıktan sonra, katıldığım bir televizyon programında bana kendi çocuğumu o okullardan birine gönderip göndermeyeceğim soruldu. Ben hiç düşünmeden, "Hayır göndermem" diye cevap verdim. Çünkü ben, din konusunda insanların özgürce ve kendi doğrularına göre karar vermelerinin doğru olduğuna inanarak büyütüldüm.
Kendi ailem de bana bunu uyguladı, ben de çocuğuma bunu uygularım. Ancak çocuğuma din ve inanç gibi ağır bir konuda karar vermesini kolaylaştıracak düşünme yöntemlerini de öğretirim ve yine bunları verecek eğitim almasına da çalışırım. Bazı önemli konularda karar alabilmek bir olgunluk gerektirir. O yaşa ulaştığında din ve inanç konusunda ne karar verirse verir, hiç karışmam.
Her kararından mutlu olacağım anlamına gelmez bu, sadece özgür, olgun bireyin aldığı kararı değiştirmeye çalışmanın abes olduğuna inandığımdan ve ters tepki vereceğini düşündüğümden buna hiç karışmam. Eğer o önce aldığı kararı sonra bana sorarsa fikrimi de açıkça söylerim. İster ateist olsun ister de koyu dindar, fark etmez benim için.
Yine bu tavrım nedeniyle yıllardır üniversitelerde türbanın serbest olması gerektiğini savundum. İsteyen takar istemeyen de takmaz. Nasıl ve neden karışacaksınız ki, karşınızda özgür, bağımsız karar veren bireyler var.
Yine aynı nedenlerden dolayı ergenliğe yeni girmekte olan çocuklara türban takarak ilkokula gönderilmesine de karşıyım.


KAYNAK:habertürk

Orginal Sayfa için Tıklayın..!

Serdar Turgut

 

 
 

Haftanın Videosu

" everen " Copyright © 2009-2013 Tüm Hakları Saklıdır. | everen

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=